Singapur Uluslararası Film Festivali'nde Yaşam Boyu Başarı Ödülü'ne layık görülen Hint-Kanadalı yönetmen Deepa Mehta, sinema dünyasında bağımsızlığın ve cesaretin simgesi haline gelmiş bir isim. Ancak bu yolculuk, yakılan film setleri, ölüm tehditleri ve doğduğu topraklardan adeta sürgün edilmesiyle dolu sancılı bir süreçti. Mehta, festivaldeki konuşmasında, kariyerini şekillendiren bu fırtınalı dönemi ve Hollywood'un cazibesine neden direndiğini anlattı.
Alevler ve Su: Hindistan'ı Sarsan İki Film
Deepa Mehta'nın adı, çoğu zaman eserlerinin sanatsal değerinden çok, yarattığı toplumsal tartışmalarla anıldı. Bu tartışmaların fitilini ateşleyen ilk film, 1996 yapımı 'Fire' (Ateş) oldu. Film, Hintli bir ailenin içinde yaşayan iki kadın arasındaki eşcinsel ilişkiyi cesurca ele alıyordu. O dönem için Hindistan'da tabu olan bu konu, ülke çapında infiale yol açtı. Sinema salonları ateşe verildi, protestolar düzenlendi ve aşırı muhafazakar gruplar "Hindistan'da lezbiyen yoktur" sloganları attı. Ancak bu baskı, beklenmedik bir karşı duruşu da beraberinde getirdi.
Mehta o günleri, "Göz alabildiğine, çoğu kadın, 'Biz lezbiyeniz ve biz Hintliyiz' yazılı pankartlar taşıyan insanlar vardı. 'Ne kadar harika' diye düşündüm." sözleriyle hatırlıyor.
Ancak asıl kırılma noktası, 2000 yılında çekimlerine başladığı 'Water' (Su) filmiyle yaşandı. 1930'ların Hindistan'ında dul kadınların toplumdan dışlanarak yaşadığı acı dolu hayatları konu alan film, radikal grupların hedefi haline geldi. Çekimlerin ikinci gününde setler yakılarak nehre atıldı, Mehta'nın kuklaları ateşe verildi ve yönetmen ölüm tehditleri almaya başladı. Polis, prodüksiyonu durdurmak zorunda kaldı.
"Eve Gidiyorum" Dediği An: Kırılma ve Yeniden Doğuş
Bu olay, Mehta'nın doğduğu topraklarla olan bağını kökünden sarstı. Toronto'ya dönmek üzere bindiği uçakta hissettiklerini şu sözlerle ifade ediyor: "Emniyet kemerini taktım ve ilk defa belki de eve gidiyorum diye hissettim. O zamana kadar Kanada'yı hiç evim olarak düşünmemiştim." Bu travmatik deneyim, onun için bir sürgünün başlangıcıydı. Ancak pes etmedi. Tam beş yıl sonra, öfkesi dindiğinde, 'Water' filmini Sri Lanka'da yeniden çekti. Film, 2005 Toronto Film Festivali'nin açılışını yaptı, Kanada'nın Oscar adayı oldu ve Yabancı Dilde En İyi Film dalında Akademi Ödülü'ne aday gösterildi.
Scorsese'nin Tavsiyesi: Neden Hollywood'u Reddetti?
Mehta'nın kariyerinin başlarında George Lucas gibi dev isimlerle çalışma fırsatı bulmasına rağmen bağımsız kalmasının ardında, usta yönetmen Martin Scorsese'nin bir tavsiyesi yatıyor. Marakeş Film Festivali'nde karşılaştığı Scorsese, ona şöyle demişti: "Sakın ayartılma. Kendi işini yap." Mehta, bu tavsiyenin kariyerindeki en önemli yol göstericilerden biri olduğunu belirtiyor.
Başarının Sırrı: Kadim Hint Metinlerinden Gelen Atölye Tekniği
Deepa Mehta'nın film endüstrisinde ender görülen bir başarısı var: yazdığı her senaryo filme çekilmiş. Bunu, çekimlerden önce oyuncularla yaptığı yoğun atölye çalışmalarına bağlıyor. Bu tekniğin temelini ise kadim Hint performans metinleri olan Natya Shastra'ya dayandırıyor. Yönetmen, "İki haftalık veya 10 günlük bir atölye çalışması bana gerçekten yardımcı oluyor, çünkü bir sahnenin farklı şekillerde nasıl canlandırılabileceğini gördüğünüzde, sizin için neyin işe yaradığını anlıyorsunuz" diyor.
Gelecek Projeleri ve Genç Sinemacılara Altın Değerinde Öğüt
Mehta, sinemadaki mevcut politik baskılardan endişe duysa da bağımsız sinemanın gücüne inanmaya devam ediyor. Bu baskıların ne kadar somut ve tehlikeli boyutlara varabildiğini, yönetmen Annemarie Jacir'in yaşadıkları çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor; Jacir'in, 1936 Filistin isyanını ve günümüzle yüzleşmesini konu alan Palestine 36 filminin çekimleri, 7 Ekim 2023'te patlak veren çatışmalar nedeniyle durdurulmuş ve ekip prodüksiyonu Ürdün'de tamamlamak zorunda kalmıştı. Bu tür siyasi gerilimlerin yanı sıra baskılar, artık yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda endüstriyel bir boyut da kazanmış durumda. Özellikle Hindistan'da sinema ekosistemi, yayın devlerinin hamleleriyle büyük bir dönüşümün eşiğindeyken, Hindistan Sinema Birliği'nin Netflix-Warner Bros. anlaşmasını 'varoluşsal bir tehdit' olarak görmesi gibi gelişmeler, bu endişeleri doğrular nitelikte. Bu çalkantılı ortamda Mehta, bir yandan yeni projesi 'Forgiveness' (Affetme) üzerinde çalışırken, diğer yandan genç sinemacılara net bir tavsiyede bulunuyor:
"Bence en iyisi küçük, bağımsız filmler yapmak. Kendi hikayenizi yazın. Hikayeyi gerçekleştirilebilir bir bütçe dahilinde anlatmanın doğru yolunu bulun. Bağımsızlık, bağımsızlık, kesinlikle bağımsızlık, özellikle de yeni başlarken."
Mehta'nın bu tavsiyesi, sinemanın güncel dinamikleri içinde de yankı buluyor. İzleyicilerin özgün senaryolara aç olduğunu düşünen ve büyük stüdyo filmlerinin ticari garantileri yerine, projeye gerçekten inanan bir ekiple çalışmanın yarattığı topluluk ruhunu değerli bulan Emma Corrin ve Maika Monroe gibi yeni nesil oyuncular da '100 Nights of Hero' gibi yapımlarla bağımsız sinemanın ruhunu yaşatıyor. Bu durum, hikaye anlatıcılığının özgür ruhunun stüdyo sisteminin dışında daha güçlü bir şekilde nefes aldığının bir kanıtı niteliğinde.
Üzerine yapıştırılan "tartışmalı yönetmen" etiketini reddeden Mehta, babasının "Bir filmin nasıl karşılanacağını asla bilemezsin" sözünü bir yaşam felsefesi olarak benimsediğini söylüyor. Kimliği sorulduğunda ise cevabı, sanatının ruhunu özetliyor: "Eğer bir yere aitsen, bu kendimdir. Benim evim orası."
Bu haberde yer alan bilgiler, Variety dergisinde yayınlanan ilgili makaleden derlenmiştir.